Yazlık sinema demek, sadece bilet alıp içeri girmek demek değildi; gün batımıyla başlayan kolektif bir hazırlıktı. Akşam yemeğini erkenden yiyen komşular birbirine seslenir, evdeki en rahat tahta sandalyeler sırtlanır, altına konacak minderler koltuk altına sıkıştırılırdı. Çoluk çocuk, sanki dünyanın en büyük festivaline gidiyormuş gibi koşar adım sinema bahçesinin yolunu tutardı. Kapıdaki o tatlı kalabalık, tahta sandalyelerin yerleşirken çıkardığı o gıcırtılı ama huzurlu ses, mahallelinin yan yana dizilip “Hah, siz de mi geldiniz?” selamlaşmaları…
O bahçede zengin, fakir, yaşlı, çocuk yoktu; sadece aynı heyecanı paylaşan kocaman bir aile vardı. Perdeden sahneye sızan hayat işte o minderlerin üstünde, gözler beyaz perdeye kilitlenmişken bazen sinema tarihinin en unutulmaz mucizelerinden biri gerçekleşirdi. Siyah-beyaz ya da rengarenk o perdede hayranlıkla izlediğimiz, ulaşılmaz sandığımız o film oyuncuları, bir anda perdenin önündeki sahnede canlı kanlı beliriverirdi! Perdedeki büyülü dünya ile sokağın gerçeği o an birbirine karışırdı. Alkışlar gökyüzüne yükselir, şaşkınlık ve hayranlık dolu gözlerle o jönlere, aktrislere bakılırdı. Onlar halkı selamlar, iki çift laf eder, belki bir şarkı söylerdi; mahalleli ise bu anı ömür boyu unutulmaz bir madalya gibi göğsünde taşırdı.
Çekirdek çıtırtısı ve gazoz kapakları ve tabii ki o gecelerin en sadık fon müziği: Filmin sesine karışan, o hiç susmayan ritmik çekirdek çıtırtıları…
Her heyecanlı sahnede hızlanan, duygusal sahnelerde yavaşlayan o ses, sinemanın kendi müziği gibiydi. Yanında buz kalıplarının arasında soğutulmuş, kapağı açılırken fıslayan o buz gibi gazozlar… Gazozun boğazı yakan o tatlı serinliğiyle, çekirdeğin tadı birbirine geçer; sinema bittikten sonra bile o lezzet damaklarda, o sesler kulaklarda kalırdı.
Aynı aynada gülen, aynı anda ağlayan bir mahalle yazlık sinema seyircisi, perdedeki hikayeye asla dışarıdan bakmazdı.
Kendimizi o filmin baş kahramanının yerine koyar, onunla birlikte devasa hayaller kurardık. Mahalleli için o an dünya durur, perdedeki adalet arayışı ya da imkansız aşk sokağın kendi meselesi haline gelirdi. Hele o gülmeceli filmler başladığında, bahçede öyle bir kahkaha tufanı kopardı ki, sesler gökyüzüne yükselir, yan mahalleden duyulurdu. Ama aynı mahalle, hüzünlü ve acıklı bir sahnede de tek bir yürek olmayı bilirdi. Işıklar karardığında, çekirdek sesleri bıçak gibi kesilir; o tahta sandalyelerin üstünde çoluk çocuk, genç yaşlı demeden herkes hüngür hüngür ağlardı. Gözyaşları da kahkahalar gibi ortaktı; çünkü o perde bize aslında birbirimizi, insanlığımızı ve en saf duygularimizi anlatır.
Bugün artık cebimizdeki küçük ekranlardan ya da evlerimizin konforlu odalarındaki dev televizyonlardan tek bir tuşla binlerce filme ulaşabiliyoruz. Kulaklıklarımızı takıp, kimseyle temas etmeden, tamamen “bireysel” tüketiyoruz hikayeleri. Belki görüntü daha net, ses daha kaliteli ama o kolektif ruh, o çiğdem çıtırtısı eşliğindeki devasa mahalle sıcaklığı nerede? Yazlık sinemalar, sadece geçmişte kalan birer yaz eğlencesi değildi; bizi biz yapan, bizi birbirimize kenetleyen muazzam birer kültür vahasıydı. O eski tahta sandalyelerin gıcırtısını, elinizdeki buz gibi gazozun serinliğini ve çocukken kurduğunuz o en saf hayalleri hatırlamanız dileğiyle…
