Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Evrim İçer
Evrim İçer

SAMİMİYET MÜZESİ

SAMİMİYET MÜZESİ

Geçen gün sosyal medyadaki o hızlı ve gürültülü akışın ortasında, bir klinik psikoloğun anketiyle duraksadım: “Geçmişten en çok hangi duyguyu özlüyorsunuz?”

Somut bir mekân, eski bir sokak ya da çocukluğa ait görünür bir anı değildi aradığı… Doğrudan ruhun kuytularına dokunan, katıksız bir hissi soruyordu.

Parmağım ekranda basılı kaldı. Telefonun o soğuk, cam ışığı yüzüme vururken kendi sessizliğime döndüm ve sordum: “Sahiden, ben en çok hangi duygunun eksikliğini çekiyorum?” İçimden hiç tereddütsüz, saniyesinde tek bir kelime süzüldü: Samimiyet.

Kendi yanıtımla baş başa kaldıktan sonra, merakla diğer insanların ne yazdığına baktım. İnsan ilk anda herkesin başka bir duyguya sığınacağını düşünüyor; huzur diyen olur, güven diyen, sadakat diyen… Oysa cevapların ezici çoğunluğu, tam da zihnimden geçen o tek kelimede düğümlenmişti: Samimiyet.

Ellerim yanaklarımda, öylece kalakaldım. İnsanı donduran ve derin bir iç hesaplaşmaya sürükleyen şey; kendi göğsümde taşıdığım o sessiz sızının meğer onlarca insanla ortak “ah”ımız olduğunu görmekti. Yalnız değildim, evet; ama bu ortaklık ferahlatıcı değil, can acıtıcıydı.

Çünkü samimiyet, herkesin bildiği, herkesin dilinde olan, hayatın doğal bir parçası zannettiğimiz o en temel duygu… Hani varlığından hiç şüphe etmediğimiz, son derece tanıdık bir his. Fakat insanın, hayatının tam merkezinde sandığı bir duyguya meğer kendisi de ne kadar aç kaldığını, ne kadar uzak düştüğünü böyle bir anketle fark etmesi kadar sarsıcı bir şey yokmuş. İçinde yaşadığımızı sandığımız o dünyadan meğer hep birlikte sürgün edilmişiz…

O andan beri o kelime zihnimin koridorlarında bir yankı gibi dönüp duruyor. Çayımı tazelerken, yolda yürürken, hatta en kalabalık masalarda bir anlığına durup etrafıma baktığımda hep aynı soru zihnimi kurcalıyor: Biz bunca kalabalığın, bunca gürültünün ortasında ne ara bu kadar temassız kaldık?

Cevap aslında gözümüzün önünde duruyor. Bizi öyle bir yerden vurdular ki zamanla, birbirimize karşı öyle hesapsız, öyle hoyrat davrandık ki en kolay, en tehlikesiz kaçış yolunu kendi kabuğumuza çekilmekte bulduk. “Yeniden incinmeyeyim,” dedik. “Bir daha hayal kırıklığına uğramayayım, kimsenin elinde savunmasız kalmayayım.” Kat kat kalkanlar ördük etrafımıza. O sert, soğuk kabukların içinde kendimizi güvende hissettik. Ama fark etmedik ki bir başkasından korunmak adına araya koyduğumuz her mesafe, zamanla bizi kendi ellerimizle ördüğümüz bir cezaevinin tek kişilik hücresine hapsetti.

Güvende kalalım derken, ruhumuzun temasını kaybettik.

Şimdi etrafımız kalabalık. Ama yaşadığımız bu ağır yalnızlık, etrafta kimse olmadığı için değil; kalabalıkların tam ortasında içimizi tereddütsüz açabileceğimiz o eski samimiyeti bulamadığımız için. O yüzden susmayı seçiyoruz. O yüzden yutkunuyoruz. Değişik değişik hastalıklar türüyor vücutlarımızda, yutkunduklarımızla…

Bazen en yakınınızdaki insanla oturuyorsunuz bir masada. Sözler ağzınızdan çıkıyor, havalanıyor ama karşı tarafa bir türlü ulaşmıyor. Çünkü aranızda kurşun geçirmez, buz gibi saydam bir duvar var. Birbirinizi görüyorsunuz, duyuyorsunuz ama ruhlarınız birbirine milim değmiyor.

Bundan daha acısı da var tabii… Bir akşamüstü, bir fincan kahvenin buğusunda en kırılgan yanınızı açıyorsunuz birine. Çocukluk korkunuzu, bir başarısızlığınızı, kanayan bir yaranızı hesapsızca emanet ediyorsunuz. Aradan aylar geçiyor; küçücük, saçma sapan bir tartışmada bir bakıyorsunuz ki o emanet ettiğiniz cümle, kınından çekilmiş keskin bir silaha dönüşmüş, tam da en zayıf yerinizden vuruyor sizi.

Eskiden bu topraklarda, bu insanların arasında görünmeyen ama kayalardan daha sağlam çalışan bir “emanet ahlakı” vardı. Biri size zayıf yerini gösterdiğinde, o hâli bir sır gibi saklardınız. O zayıflık bir koz değil, saklanması gereken bir emanetti. Şimdilerde o insani sınırlar öyle bir aşındı ki herkes kendi gövdesini kurtarma peşinde; kimse başka bir dalın kendine değmesini, yükünü taşımasını istemiyor.

Açıkçası bu yazıyı kaleme alırken ben de aynı sızının tam ortasında buluyorum kendimi.

Korkum o ki samimiyet; hayatın içinden çekilip insanlık tarihinin yitip giden o pek çok kadim değeri gibi müzedeki yerini almak üzere.

Oysa insan dediğin mahluk, sadece duygularıyla değil, bütün doğasıyla birbirine dokunmak, temas etmek üzere tasarlanmamış mıydı? Birinin yüzündeki içten bir tebessüm gözümüzün içine oturur, bir başkasının sessiz kederi gelip göğsümüzün ortasına düğümlenirdi.

Bakın doğaya… Toprağın altındaki o devasa orman ağaçlarına bakın. Hiçbiri tek başına ayakta kalmaz. Köklere inildiğinde görürsünüz ki toprağın altında hepsi birbirine sarılmıştır. Suyunu paylaşır, besinini paylaşır, rüzgârda birbirine tutunarak çoğalır. Doğa bile tek başına dik durmayı değil, birbirine dayanarak orman olmayı seçerken biz hangi akla hizmet koptuk bu kadim bağlardan?

Böyle temas etmek üzere yaratılmış bir varlık olduğumuzu unutup sonra gidip şifayı o soğuk ekranların parıltısında arıyoruz. İçimizi acıtan bir komedi var burada: Telefona gelen bir mesaja o kahkaha emojisini kondurduğunuz anki yüz ifadenizi hiç düşündünüz mü? Tam o saniyede karşınızda bir ayna olsa, yüzünüzde tek bir kasın bile kıpırdamadığını göreceksiniz.

İşte hissetmeden yollanan o gülücükler, ekran kaydırırken atılan o soğuk “Çok üzüldüm” mesajları, gerçek bir sarılmanın, göğse bastırılan bir başın yerini tutmuyor. Sosyal medyada binlerce gözün önünde olsak da ruhumuzun bir türlü doymamasının, saatlerce o cam parçasına baktıktan sonra üzerimize çöken o ağır, kurşun gibi yorgunluğun sebebi tam olarak bu. Dışarıdan bakıldığında rengârenk, pırıl pırıl ve sürekli aksiyon hâlinde bir hayat aktığını sanıyoruz. Ama kabul edelim; dışı parlatılmış, içi büsbütün boşaltılmış bu ritim bizi içten içe çürütüyor.

Gelelim işin en can alıcı noktasına… Şimdi siz bu satırları okurken haklı olarak içinizden şöyle geçireceksiniz: “İyi güzel söylüyorsun da, kolay mı sanki? İnsanlar bilmiyor mu gidip birine derdini anlatmayı, birine gönül rahatlığıyla sarılmayı?”

Evet, biliyorum; güven duymakta zorlanıyoruz. Evet, birine güvenerek kalbinizi açmakta haklı olarak direniyoruz. Çünkü canımız yandı, kırıldık, kendimizi korumak istiyoruz. Korkuyoruz, çok korkuyoruz. Ve evet, bu konuda sonuna kadar da haklıyız aslında.

Kendimizi tamamen savunmasız bırakmadan da bir yol yürünebilir. Kapıları sonuna kadar açmak şart değil; içeriye rüzgârın girmesine yetecek küçücük bir aralık bile kâfi. Birbirimize hesapsız bir niyetle yaklaşmak… Çünkü bu hayatta biraz olsun içimizi dışarıya sızdırmazsak ne o köklü dostlukların filizlenmesine imkân kalır ne de samimiyetin şifa veren dokunuşuna.

Korkarak ertelediğimiz her temas bizi biraz daha yalnızlaştırıyor. Oysa hayat tam orada; ertelenmeyen tek bir aramada, hesapsız bir tebessümde saklı.

Şimdi şu soğuk ekrandan başımızı kaldırıp soralım kendimize: Yutkunmamak için o kapıyı en azından bir parmak aralamaya değmez mi?

YORUMLAR

4 adet yorum var

  1. Bu dijital çağda insandan kalan samimiyet müzesinde yerini almaktır değilse sorunlarımız bitmez eline emeğine yüreğine sağlık

  2. Hepimiz eski, güzel, samimi günleri özlüyoruz;ancak bunu çocuklarımızın yaşaması için ne yapıyoruz? Düşünülmesi gerekeni hatırlatan bir yazı. Kalemine sağlık

  3. Kendimizi tanımaya davet etmisiniz ne güzel. Sanırım en çok ihtiyaç duyduğumuz bir kavrama can vermisiniz. Teşekkürler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER