Biri Teyzeyi Arasın, Kuşlar Greve Gitti
Evimin tam karşısında güzel bir koru var. Aslında koru deyip geçmek haksızlık olur; envaiçeşit kuşun yuva yaptığı, sabahları hangisinin nereden öttüğünü artık ayırt etmeye başladığım büyük, ağaçlık bir alan. Şehrin tam ortasındayız ama sanki dünyadan birkaç adımlığına uzaklaşmışız hissi veren o ender yerlerden. Biz de bu sayede birçok kuş çeşidiyle iç içe yaşıyoruz işte.
Geçenlerde yine öyle bir pazar sabahı… Mutfakta sakin sakin kahvaltımızı yapıyoruz. Dışarıdan öyle tatlı kuş sesleri geliyor ki insan, farkında olmadan lafı ağzında tutup sadece o sesi dinlemek istiyor. Derken bir gürültü girdi araya.
Karşıdaki parkın bankına bir teyze oturmuş, telefonla konuşmaya başladı.
Ama nasıl bir ses! Öyle net, öyle yüksek ki…
Mutfakta çayımızı yudumlarken hiç tanımadığımız bir ailenin doğum günü kutlamasının neredeyse bütün ayrıntılarını dinlemek zorunda kaldık. Kim kime ne demiş, kaç kişi gelecekmiş, pasta nereden alınmış… Bir telefon bitiyor, diğeri başlıyor. Dakikalarca sürdü bu durum.
Ve o an bir şey fark ettim: Biz susmuştuk, kuşlar da susmuştu.
O sakin pazar sabahında, ağaçların içinden gelen bütün o doğal seslerin üzerine tek bir insan sesi çökmüştü…
Bangır bangır, hiç durmadan, hiç azalmadan…
İnsan ister istemez durup düşünüyor: Bir insan kendi hayatını yaşarken, farkında olmadan başkasının hayatının ne kadarını kaplayabilir?
Sonra oturup daha da derin düşündüm. Mesele sadece parktaki o teyzeyle ya da yüksek sesle telefonla konuşmakla sınırlı değil ki…
Sahile gidiyorsunuz, biri hoparlörü açmış, bütün kumsala kendi müzik zevkini dinletiyor. Toplu taşımaya biniyorsunuz, yanınızdaki genç elindeki videoyu herkesin duyacağı sesle izliyor. Markette birisi reyonların arasında bağırarak görüntülü sohbet ediyor. Kaldırımda üç kişi kol kola girip arkasından gelen kimseye yol vermeden yürüyor. Çöpünü hiç istifini bozmadan yere atanlar, engelli rampasının önüne “İki dakika duracağım” rahatlığıyla arabasını park edenler… Hatta küçük çocuğunun tuvalet ihtiyacını parktaki bir ağacın dibinde giderip bunu son derece doğal karşılayanlar…
Hepsini yan yana koyunca insan pes ediyor, değil mi? Ama aslında hepsi tek bir yere bağlanıyor: Kişinin kendi yaptığının başkasını nasıl etkilediğini bir saniye bile düşünmemesi. Kendi sesinin başkasının sessizliğini, kendi rahatlığının başkasının alanını işgal ettiğini hesaba katmaması.
Peki biz ne zaman ve nasıl bu hâle geldik? Asıl sormamız gereken soru bu olabilir mi?
Türkiye son yetmiş senede devasa bir toplumsal dönüşüm yaşadı. Köyden kente dalga dalga göç ettik. Mahalle kültürümüz yok oldu, geniş ailelerden çıkıp çekirdek ailelere, yüksek duvarlı sitelere sıkıştık. Bireyselleşme hızla arttı, ardından da dijital dünya hayatımızın tam ortasına kuruldu.
Ama hayat bu kadar hızlı değişirken biz birlikte yaşama kültürünü aynı hızla yeniden üretebildik mi? Maalesef hayır.
Eskiden çocuğun etrafında sadece anne babası yoktu. Büyükanne, büyükbaba, amca, teyze, komşu, mahalle esnafı… Çocuk bir topluluk içinde büyür, başkalarının yanında nasıl davranılacağını o koca çevreden yaşayarak öğrenirdi. Ne kadar çok hayata dair öğretmeni vardı.
Bugünse çocuk aynı anda ailesinden, okulundan ama en çok da ekranın karşısındaki kontrolsüz dünyadan öğreniyor.
Bireyselleşmeyle birlikte çocuğa hep şu soru öğretildi: “Ben ne istiyorum?”
Ama sosyal olgunluk tam da burada başlıyor işte. Bir çocuğun ve elbette yetişkinin, bir noktada şu hayati soruyu da öğrenmesi gerekiyor: “Benim bu istediğim şey başkasını nasıl etkiliyor?”
İhaleyi hemen anne babalara kesip kenara çekilmek kolaya kaçmak olur. Çocuğu sadece aile büyütmez; sokak büyütür, okul büyütür, ekrandan sızan içerikler büyütür. Önündeki iki kişinin kaldırımda yolu tıkadığını gören çocuk, o umursamazlığı kural beller. Yere atılan çöpe ya da toplu taşımada bangır bangır yükselen videolara gösterilen her tepkisizlik, çocuğun zihninde “Demek ki normali bu” diye karşılık bulur.
Oysa ortak alan bilinci ne gökten zembille iner ne de kanun maddeleriyle öğretilebilir. Annenin yürürken “Bak, arkamızda biri var, az kenara çekilelim” demesiyle öğrenilir. Babanın sessizce eğilip yerdeki çöpü almasıyla, otobüste telefonunun sesini kapatıp çevresindekileri düşünmesiyle nesilden nesile aktarılır. Çünkü toplumsal yaşam, büyük kurallarla değil, işte bu küçük, ince detaylarla ayakta kalır.
Medeniyet dediğimiz şey belki de o kadar büyük, devasa bir kavram değildir; kim bilir?
Bir insanın telefonunun sesini kısmaya karar verdiği o bir saniyelik tereddütte başlar medeniyet. Birinin önüne geçmemekte, başkasının sözünü kesmemekte, yere çöp atmamakta, yanından geçen insanın da orada var olduğunu fark etmekte gizlidir.
Özgürlüğümüz elbette kıymetli. Ama sesimiz, tavrımız, rahatlığımız başkasının kulağına, alanına, hayatına ulaştığı anda artık sadece bizim meselemiz olmaktan çıkmıyor mu sizce de?
Neyse, bu arada dışarıdaki teyzenin konuşması nihayet bitti, telefonu kapandı. Mutfaktaki masamda çayımın son yudumunu da aldım. Mahallede birkaç saniyelik derin, tuhaf bir sessizlik oldu. Derken karşı ağaçtan ilk kuş sesi geldi. Meğer kuşlar bir yere gitmemiş, sadece sıranın kendilerine gelmesini beklemişler. O an kendi kendime gülümsediğimi fark ettim.
Bazen tek ihtiyacımız olan şey birinin durup sesini biraz kısması, bir başkasının huzuruna yer açması. Geri kalan her şeyi zaten hayat hallediyor.

Ancak bu kadar güzel anlatlir. Tebrik ediyorum..
Maaleaef çok saygısız bir toplum haline geldik. Kaleminize sağlık
Sosyal toplum olmanın temelinde empati yatar, empatisi olmayan insanların bulunduğu heryer rahatsız edicidir. Kalemine sağlık evrim hocam.