Kalp Gözünüz Açık mı?
Başlığa bakıp da ruhani konulardan konuşacağımı sandıysanız, uyarımı baştan yapayım: Yanıldınız!
Ne mistik bir aydınlanma vaat ediyorum bu hafta, ne de dünyevi dünyanın dışına çıkıyoruz. Bahsetmek istediğim kalp gözü, hayatın tam ortasında, sokakta yürürken karşılaştığımız o somut gerçeklikle ilgili.
Benim hayatımda yazılmamış ama asla çiğnenmeyen bir kural var:
Evden çıkarken cüzdanını unutabilirsin Evrim ama o mama poşetini asla!
Evet, yanlış duymadınız! Çantamı açsanız, içinde mutlaka bir paket kuru mama vardır. Arabanın bagajını hiç sormayın bile; orası zaten benim kişisel cephaneliğim!
Çünkü benim için evden çıkmak sadece kapıyı çekip yürümek değil ki!
Sokağın köşesini dönüyorum; beni bekleyen kedilerim çoktan sıraya girmiş! Bahçemizin kapısına varıyorum; o mahzun bakışlarıyla içimi eriten köpeklerimiz orada! Apartmanın arka duvarına bakıyorum; o muazzam kargalarımız tam saatinde nöbette! Bir de ne zaman nereye konacağını kestiremediğim kumrular, güvercinler…
O an elim boşsa var ya, utancımdan yerin dibine giriyorum!
Görmeden geçemem ben onları! Markete girerken sağımda ya da solumda bekleyen bir can gördüm mü bitti! İçeri girdiğimde önce ne alacağımı çok iyi bilirim. Bu benim için artık üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir şey değil; bildiğiniz refleks, nefes almak kadar doğal bir yaşam biçimi!
Tıpkı balkonumda, klimanın yanındaki o küçücük köşeye her gün taptaze bir kap su koymak gibi…
Şimdi bu yazıyı okurken bıyık altından gülüp, “Aman canım, bir kap su koydun diye melek mi oldun?” diye düşünenleriniz olabilir.
Aşk olsun yani! Melek olmak kim, ben kim…
Ama o su kabının başında bir güvercinin kana kana içtiğini görünce içimde öyle bir bayram havası esiyor ki, an-la-ta-mam!
Belki de insanın hayata tutunmasını sağlayan tam da bu küçük şeylerdir, değil mi? Bir kap su, bir avuç mama, minicik bir baş okşaması… Bir canlının gözlerinin içine bakıp “Seni gördüm! Buradayım, yanındayım!” diyebilmek.
Yıllardır hayvanlarla iç içe yaşadığım için artık göz göze geldiğimiz an ne anlatmak istediğini şıp diye çözebiliyorum. Aç mı? Sevilmek mi istiyor? Bazen hiçbir şey istemiyor biliyor musunuz? Sadece bir insanın yanında birkaç saniye durmak, kokunu almak istiyor. Ve en muazzamı, bunu hiç konuşmadan anlıyoruz!
Başka bir şehre, hiç bilmediğim bir yere gittiğimde bile şaşırmıyorum artık. Hiç tanımadığım bir hayvanın koşarak gelip başını elime sürmesini yadırgamıyorum. Onların insanı tanıyan, niyeti, sesi ve bakışı anında hisseden müthiş bir kalp gözü var!
Ama gelgelelim, toplumda öyle garip, öyle vicdan rahatlatıcı bir kolaycılık var ki çıldırmamak elde değil!
“Kedi çöpten beslenirmiş…”
“Kuş şehrin ortasında su bulurmuş…”
“Nasıl olsa biri beslermiş…”
Hadi oradan! Yok öyle bir şey!
Balık kılçığı veya tavuk kemiği dolu bir çöp poşeti yemek midir Allah aşkına? Çöpü onların sofrası, betona boğduğumuz sokağı da doğal yaşam alanı sanarak kendimizi kandırıyoruz! Onları evcilleştiren, şehirlerin ortasına taşıyan, nüfuslarını artırıp, bize bağımlı kılan biziz. Şimdi “Başlarının çaresine baksınlar” demek hangi vicdana sığar?
Üstelik o “biri” var ya… O biri her zaman orada yok! Sizden sonra oradan geçen başka biri olmayabilir. Geçse bile o kişinin kalp gözü açık olmayabilir; görmeyebilir, umursamayabilir!
Biz şehirleri büyüttükçe onların dünyasını daralttık. Ağaçları kestik, her yeri betona boğduk. Sonra da geçip karşılarına utanmadan “Doğa kendi dengesini bulur” dedik. O dengeyi biz bozduk, biz!
Havanın soğumasına bu yüzden içim ürperir benim. Bizim için “Ayy hava ne güzel serinledi” demek olan şey, sokaktaki o can için “Ben bu geceyi nerede geçireceğim?” çığlığıdır! Biz sıcacık evimizde kaloriferi yakıp battaniyemize sarınırken, o sığınacak kuru bir köşe arıyor.
Soğuk, bir canlının yaşam mücadelesidir; insanın ise merhamet meselesi…
Çevremdeki canlıları yıllardır takip ederim ben. Hangisi uzun zamandır görünmüyor, hangisi hastalandı… Birinin eksildiğini hemen fark ederim. Birinin bakışı değişse içim cız eder. Kalbimdeki mezarların ise adı yok.
Ben onlara “Allah’ın sessiz kulları” diye bakıyorum. Bize insan olmanın, erdemli yaşamanın ne demek olduğunu öğretiyorlar. Kendinden başka bir hayatın da bu dünyada en az seninki kadar gerçek olduğunu… Karşılık beklemeden sevmeyi… Ve insan olmanın onuruna yakışır yaşamanın o hafifliğini!
O yüzden çantamda mama taşıyorum ben. Balkonuma bir kap su koyuyorum. Marketten elimde iki poşetle çıkıyorum.
Bu bir “iyilikseverlik” şovu değil asla! Bu, beton ormanının ortasında göz göre göre körleşmeyi reddetmek!
O yüzden bu kış, kapınızın önündeki o bakışlara kör kalmayın. Bir kap mama, rüzgâr geçirmeyen sıcak bir köşe, belki altına sereceğiniz küçücük bir battaniye…
İnanın bana, onların o sıcaklığa olan ihtiyacı, bizim bir gram iç huzuruna duyduğumuz ihtiyacın yanında, hiç kalır!
Kendinize bu iyiliği çok görmeyin.
Sizi çok öpüyorum!
Evrim İçer

Hayvanı sevmeyen insanı da sevmez. Yüreğinize sağlık.