Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Evrim İçer
Evrim İçer

KUSURSUZ BİR GELECEĞİN ENKAZI

Kusursuz Bir Geleceğin Enkazı

Evlat sahibi olmak bu coğrafyada biraz da kalbini avucunda taşımak demek galiba. Anne miyiz, baba mı, dede mi, hala mı… Kim olduğumuzun, adımızın ne olduğunun pek de önemi yok aslında. Hepimizin üzerine titrediği, geleceğini düşündüğü, iyi ve güzel bir hayat yaşamasını istediği birileri var: Çocuklarımız.

Fakat içinde yaşadığımız bu coğrafyanın kaderi, yolları biraz engebeli, yarınları biraz sisli kılıyor. Hâl böyle olunca onlara iyi bir gelecek hazırlamak isterken yürüdüğümüz yollar da hepimiz için hayli zorlu bir yolculuğa dönüşüyor.

Ülkemin hemen hemen her evine çöken o sessiz gerilimi izliyorum. Bir yanda ders masasının başında omuzları çökmüş bir çocuk, diğer yanda salonda ellerini ovuşturarak “Ne olacak bu çocuğun hâli?” diye için için kaygılanan ebeveynler… Aynı evin içinde, birbirini çok seven ama bir türlü birbirine ulaşamayan insanlar. Ve fark ediyorum ki bu fotoğrafta hiç kimse kötü değil. Hiç kimse suçlu da değil.

Buradaki tek gerçek, bu coğrafyanın hepimizin sırtına yüklediği o ağır, bitmek bilmeyen gelecek kaygısı, güvensizlik duygusu.

Biz ebeveynler, çocuklarımıza yaşlarının çok üstünde sorumluluklar yüklerken bunu bir tercih olarak yapmıyoruz. Çaresizlikten yapıyoruz. Gece yatağa yattığımızda içimizi kemiren o “Yarın ne olacak, bu çocuk bu hayatta tek başına nasıl ayakta kalacak?” korkusuyla yapıyoruz. Yaşadığımız coğrafyada güven duygusu o kadar kırılgan ki sırf evladımızı koruyabilmek, onu yarının belirsizliklerine karşı hazırlayabilmek için gardımızı erkenden alıyoruz.

Aslında kendi sırtımızdaki o devasa yükü, tamamen bir şefkat ve koruma içgüdüsüyle çocuğumuzun avuçlarına bırakıveriyoruz. “Bak evladım, zaman kötü, hayat acımasız, elinde bir mesleğin, bir güvencen olsun” derken niyetimiz onu yormak değil; ona bir zırh giydirmek.

Ama bazen o zırhın ağırlığını taşıyacak yaşta olmadıklarını unutuyoruz.

Üstelik her çocuk, anne babasının beklentilerine aynı şekilde karşılık veremiyor. Kimi bu beklentileri erken yaşta kavrıyor, sorumluluk alıyor ve kendisinden istenenleri yerine getirmek için çabalıyor. Kimi ise henüz bunları anlayabilecek ya da taşıyabilecek yaşta değil. Geleceği düşünmek yerine bugünü yaşamak istiyor, dersin başına oturmak istemiyor, erteliyor, bazen bütün uyarılara rağmen kendi bildiğini okuyor. İşte tam da burada anne babanın endişesi büyüyor. Ebeveyn anlattıkça anlaşılmadığını düşünüyor, çocuk ise kendisinden beklenenleri karşılayamadıkça daha fazla uzaklaşıyor.

Ancak beklentileri karşılayan çocuklar için de her şeyin yolunda olduğunu düşünmemeliyiz. Bir çocuğun yaşından büyük davranması, her şeyi sağlıklı biçimde taşıdığı anlamına gelmiyor. Bazen çocuklar büyüdükleri için değil, büyümek zorunda kaldıkları için olgun görünüyorlar. Çocukluğunu yaşamadan büyümenin de kendine göre bir bedeli var.

İşte bu coğrafi gerçeklik, ne yazık ki iki tarafı da aynı anda yoruyor.

Bir yanda anne babasının gözündeki beklentiyi görüp ezilen, çocukluğunu yaşayamadan yetişkin sorumluluklarıyla tanışan bir çocuk… Diğer yanda evladına daha iyi bir gelecek sunmak isterken onun bugününü, o en güzel çocukluk yıllarını kaçırdığını fark edip içi sızlayan bir ebeveyn. İkisi de birbirini seviyor. İkisi de aslında aynı şey için çırpınıyor: Birbirlerinin iyiliği.

Fakat tam da burada, farkına bile varmadan aramızdaki o doğal, şefkatli köprüler aşınmaya başlıyor.

Eskiden çocuğumuza gününün nasıl geçtiğini sorarken artık kaç soru çözdüğünü sorabiliyoruz. Birlikte oturduğumuz sofrada okulunu, sınavını, eksiklerini konuşuyoruz. Bir baba çocuğuyla sohbet etmek isterken konuşmanın sonunda kendisini yine gelecek planlarını hatırlatırken buluyor. Bir anne, çocuğunun yüzündeki yorgunluğu fark ediyor ama o gün de çalışması gereken konuları düşünmeden edemiyor.

Bir süre sonra konuşmalarımızın konusu değişiyor, sesimizin tonu değişiyor, birbirimize yaklaşma biçimimiz değişiyor. Çocuk kendisini sürekli açıklamak zorunda hissediyor; anne baba ise sürekli uyarmak, hatırlatmak, yönlendirmek zorunda. Çocuk bazen susuyor, bazen itiraz ediyor, bazen odasının kapısını kapatıyor. Biz bunu ilgisizlik, sorumsuzluk ya da anlayışsızlık olarak okuyabiliyoruz. Çoğu kez o kapının arkasında, kendisine ait olmayan bir ağırlığı biraz olsun dışarıda bırakmaya çalışan bir çocuk var.

Bazen insanın en çok sevdiği kişiye verdiği zarar da tam olarak buradan doğar.

Böylece ebeveyn-çocuk ilişkisinin doğal akışı yerini başka bir ilişkiye bırakıyor. Birbirimize sarılmamız gereken yerde birbirimizi denetliyor, birbirimizi anlamamız gereken yerde birbirimizden beklentilerimizi sıralıyoruz. Çocuğumuzun bize kendiliğinden bir şeyler anlatmasını beklerken, onunla kurduğumuz her konuşmayı bir öğüde, bir hatırlatmaya, bir gelecek planına dönüştürebiliyoruz.

Oysa burada yine gözlemlediğim çok önemli bir şey var: Çocuklarımızın ruh sağlığı. Bir sınavı kazanamamak telafi edilebilir, yanlış bir tercih de yapılabilir, kaybedilen bir yıl yeniden kazanılabilir. Ama bütün bu hayat telaşının içinde çocuklarımızın kendilerine duydukları güveni, hayata karşı heyecanlarını ve ruhsal dengelerini kaybetmelerini göze alamayız. İyi bir üniversite, iyi bir meslek elbette kıymetli; ama bunların hiçbiri ruh sağlığından daha değerli değil. Belki de bugün çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük güvence, ruhsal sağlıklarını koruyabildikleri bir çocukluk yaşatabilmektir.

Çünkü çocuklarımızdan bizi anlamalarını beklerken, onların anlaşılma ihtiyacını gözden kaçırıyoruz.

Belki de dönüp birbirimize bakabilsek, biraz olsun durabilsek, “Ben korkuyorum, sen de yoruluyorsun. Ben çaresizsem, sen de çocuksun” diyebilsek… Her şeyi bir anda çözemeyiz elbette. Bu coğrafyanın kaderini tek başımıza değiştiremeyiz. Ama en azından yaşadığımız zorlukların bizi birbirimizden uzaklaştırmasına izin vermeyebiliriz.

Çocuklarımızın geleceğini düşünmekten vazgeçelim demiyorum. Onları hayata hazırlamayalım da demiyorum. Yalnızca bütün bu hazırlığın içinde onlarla bugün nasıl bir ilişki kurduğumuzu da unutmayalım. Çünkü bir çocuğun geleceğe hazırlanırken en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, arkasında kendisine güvenen ve ihtiyaç duyduğunda kayıtsızca sığınabileceği bir ailesinin olduğunu bilmektir.

Bazen yapılacak en iyi şey, bütün o gelecek planlarını bir kenara bırakıp çocuğumuzun yanına oturmaktır. Ne kadar çalıştığını, hangi sınavı kazanacağını, ne olacağını konuşmadan… Sadece onunla olmak, onu dinlemek… Ve bazen de bütün o güçlü görünme çabasından vazgeçip “Ben de korkuyorum ama seni çok seviyorum” diyebilmek.

Çocuklarımız bir gün büyüyecek, kendi yollarını çizecek, kendi kararlarını verecekler. Belki istediği üniversiteleri kazanacak, belki kazanamayacak, bambaşka hayallerin peşinden gidecekler. Ama o gün geldiğinde hâlâ bize anlatacak şeyleri olsun istiyorsak, bugün aramızdaki bağı korumamız gerekiyor.

Yarının ne getireceğini bilmiyoruz. Ama bugün birbirimize nasıl davrandığımızı değiştirebiliriz.

Çünkü bu kaygı maratonunda birbirimizi anlayamazsak, yarın o çok korktuğumuz gelecek geldiğinde, sarılacak kimsemiz kalmayabilir. Buna değer mi? Takdir sizin.

Gazete Pazar’ı Google’da Tercih Edin
G Tercih Edilen Kaynaklar'a ekle

YORUMLAR

Bir adet yorum var

  1. Çok önemli bir konuyu ele almisiniz. Ben iki çocuk yetiştirmiş bir baba olarak bu kaygıları korkuları yaşamış bir insanım. Şimdi birilerinin kucağında küçük bir çocuk görünce tasufihim ağır yük aklıma geliyor ..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER